İçeriğe geç
PİYASALAR
USD/TRY48,98+0.11%EUR/TRY55,74-0.02%GBP/TRY64,87+0.10%Gram Altın6.552,77-2.78%Çeyrek Altın10.744,76+0.00%USD/TRY48,98+0.11%EUR/TRY55,74-0.02%GBP/TRY64,87+0.10%Gram Altın6.552,77-2.78%Çeyrek Altın10.744,76+0.00%USD/TRY48,98+0.11%EUR/TRY55,74-0.02%GBP/TRY64,87+0.10%Gram Altın6.552,77-2.78%Çeyrek Altın10.744,76+0.00%USD/TRY48,98+0.11%EUR/TRY55,74-0.02%GBP/TRY64,87+0.10%Gram Altın6.552,77-2.78%Çeyrek Altın10.744,76+0.00%
İnsanlık yeni bir tehditle yüzleşiyor
Dünya

İnsanlık yeni bir tehditle yüzleşiyor

Konya Yönetici28 Eylül 2026 09:20Ajans: Habertürk0 görüntülenme22 dk okuma

Küresel bir salgın ve toplumsal bir kriz olarak nitelendirilen yalnızlığa devletler nezdinde çözüm aranıyor. Türkiye'de sosyoloji ve çalışma sosyolojisi alanındaki çalışmalarıyla tanınan Prof. Dr. Veysel Bozkurt, yalnızlığın nedenleri ve sonuçları üzerine Habertürk'e açıklamalarda bulundu

Haberi Dinle
--:----:--

İnsanlığın en melankolik ve sarsıcı hallerinden biri olan yalnızlık, tarih boyunca sanatın en derin ilham kaynaklarından biri oldu. Mağara duvarlarına çizilen ve topluluktan soyutlanmış tekil insan figürleri, ilkel insanın da bu varoluşsal duyguyla yüzleştiğini gözler önüne seriyor. İnsanlık tarihi ilerledikçe bu duygu biçim değiştirdi ama özünü hiç kaybetmedi. Yalnızlık; yakın modern dünyada Zeki Müren in sesinde Yalnızım Yalnız feryadına dönüştü. Martin Scorsese nin sinema tarihine kazıdığı Taksi Şoförü nde New York gecelerinde sürüklenen Travis Bickle ın dikiz aynasındaki bakışında somutlaştı. Edward Hopper ın Gece Kuşları tablosundaki yan yana ama birbirine teğet geçen insanların hallerinde ya da Auguste Rodin in ünlü Düşünen Adam heykelinin içe dönük ağır sessizliğinde şekillendi. Peki, kökleri insanlığın şafağına kadar uzanan bu kadim duygu, nasıl oldu da son yıllarda sosyologların Çağın salgını olarak nitelendirdiği, devletlerin stratejik düzeyde mücadele etmeye çalıştığı toplumsal bir krize dönüştü? Sosyal medya mecralarına baktığımızda kimsenin yalnız olmadığını sanabiliriz. Sürekli gülümseyen yüzler, kalabalık arkadaş grupları, seyahatler ve rengârenk etkinlikler... Fiziki sosyal ortamlara geçtiğimizde de durum pek farklı görünmüyor; dolu mekânlar adeta bir Eller havaya ritminin içinde. Fakat bu hareketli vitrin, derinlerde yaşanan büyük bir kopuşu gizleyen şaşaalı bir perdeden mi ibaret? Günümüz insanı, tarihinin en çok bağlantıda olan ama aynı zamanda en çok izole olan dönemini yaşıyor. Polonyalı ünlü sosyolog Zygmunt Bauman ın Akışkan modernite olarak tanımladığı bu düzende, ilişkilerimiz derinliğini kaybedip yüzeyde çoğalıyor. Binlerce sosyal medya takipçisine sahip olmak, gerçek bir yakınlık ve güven duygusu üretmiyor. Aksine, herkesin en mutlu, en başarılı ve en şık hallerini sergilediği bu platformlar; kişileri kendi sıradan, eksik gerçekliğiyle baş başa bırakıyor. Yalnızlık salgınının en ağır bilançosunu ödeyen kesim hiç kuşkusuz gençler. Sosyal medyanın körüklediği şaşalı hayata sahip ve tanınan kişi olma arzusu, gençlere ancak görünür oldukları, tüketebildikleri ve takdir topladıkları sürece var olabileceklerini fısıldıyor. Affedersiniz fısıldamıyor; resmen haykırıyor. Sistemin dikte ettiği bu yarışta; lüks bir yaşamı sergileyebilenle gündelik hayatın ekonomik ve sosyal yükleriyle boğuşan genç arasındaki uçurum derinleşiyor. Beklentilerin bu kadar yükseltildiği bir ortamda, hayal kırıklığı kaçınılmaz hale geliyor. Bir gruba ait olamama, arzularına ulaşamama veya olduğu gibi kabul görmeme korkusu, gençleri hızla kendi kabuklarına çekilmeye ve derin bir görünmezlik duygusuna sürüklüyor. Peki Çağın salgını olarak nitelendirilen, devletlerin stratejik düzeyde mücadele etmeye çalıştığı toplumsal bir kriz haline dönüşen yalnızlığın temelinde hangi etmenler bulunuyor? Yalnızlığın; kişinin kendisine, çevresine ve ülkesine olan etkileri nelerdir? Yalnızlık konusunda birçok araştırma yapan, sayısız makale yayımlayan Sosyolog Prof.Dr. Veysel Bozkurt, Habertük HT Stüdyo ya konuk oldu. Prof.Dr. Bozkurt un ağzından çıkan her cümle çok kıymetli, mutlaka dikkate alınmalı. Geçlerin yalnızlığı üzerine söyledikleri ise daha çok dikkate alınmalı. ♦ Yalnızlık son zamanlarda çok konuşulan bir konu haline geldi. Bir sosyolog olarak bu durumu nasıl değerlendirirsiniz?Evet, yalnızlık çağımızın hastalığı olarak değerlendiriliyor ve bir yalnızlık salgınından bahsediliyor. Çünkü dünya, sosyologların sıkça vurguladığı şekilde daha akışkan ve dinamik bir yapıya büründü. Enformasyon bir ülkeden diğerine akıyor; mallar, fikirler ve virüsler sınırlar arasında müthiş bir hızla yayılıyor. Dolayısıyla bu hızla dönüşen dünyada süreklilikler, yapılar ve alıştığımız ilişki biçimleri de büyük bir değişim geçiriyor. Oysa insan, bildiği dünyada kendini güvende hisseder. Çünkü bildiğimiz dünyada belirsizlik azdır. Bu kadar hızlı değişen bir ortamda insanların bağlarının giderek daha fazla aşındığını görüyoruz. Toplumsal bağlar insanı korur; güçlü bağlar, insanın kendini daha güçlü hissetmesine yardımcı olur. Çünkü bizler sosyal varlıklarız ve başkalarına ihtiyaç duyarız. Şöyle düşünün; Doğduğu anda başkaları olmadan hayatta kalabilecek kaç insan vardır? Hiç yoktur. Dolayısıyla biliyoruz ki sosyal bağlarımızı kaybedersek hayatta kalamayız. Hepimiz hayatta kalmaya programlı varlıklarız ve varlığımızı sürdürmemiz bir başkasına bağlıdır.Eğer etrafımızdaki sosyal çevreyle ilişkilerimiz güçlüyse kendimizi güvende hissederiz. Ancak bağlarımız zayıfsa ve kendimizi yeterince güçlü hissetmiyorsak, her an birtakım riskler ve sıkıntılarla karşı karşıya kalabiliriz. Modern, postmodern, post-endüstriyel, dijital veya küreselleşen bir dünyada yaşıyoruz; adını ne koyarsak koyalım, bu dönemin ana özelliği bildiğimiz yapıların hızla çözülmesi, değişmesi ve aidiyet bağlarımızı kaybetmemizdir. Sürekli bir yerden başka bir yere hareket ediyoruz. Oysa bizler, insani becerilerimizi ancak ve ancak toplumsallaşma süreci içinde kazanabiliriz.Eğer başkalarına olan ihtiyacımız azalıyorsa, daha fazla kendi bencil dünyamıza çekiliyoruz. Bencilleştiğimizde ise zor anlarda Öteki ile bağımızı kopardığımız ya da zayıflattığımız için kendimizi çok daha güçsüz ve çaresiz hissediyoruz. İşte bugün bunun yarattığı sıkıntıları yaşıyoruz. Çünkü yalnızlık, az önce de belirttiğim gibi, insan zihninde adeta ölüme eş bir kavramdır. ♦ Başkalarına ihtiyaç duymamamız mümkün müdür?İnsan, başkaları olmadan yaşayamayacak kadar sosyal bir varlıktır. Belirli bir yaşta belli imkânlara kavuştuktan sonra modern dünyada tek başına yaşıyor gibi görünebiliriz. Çünkü modern yapı güvenlik ihtiyacımızı büyük oranda karşılıyor. Oysa bir ormana, vahşi hayvanların arasına tek başımıza bırakıldığımızı düşünelim. Böyle bir ortamda insan fiziksel olarak en savunmasız canlıdır. Çünkü doğada bizden çok daha hızlı ve güçlü varlıklar vardır. İnsan bu zayıflığını ancak ortak akıl ve kültürle ürettiği araçlarla aşabilir. Dolayısıyla bugün kullandığımız en basit aleti bile bizden öncekilerin bilgi birikimi ve başkalarının desteğiyle yapabiliyoruz. Bu yüzden insanoğlu yalnız yaşayabilecek bir yapıya sahip değildir. ♦ Peki insana hangisi daha hayırlı? Özgür olmak mı yoksa yalnız kalmamak mı?Sanıyorum insanlık tarihinin en çetrefilli sorusu budur; Özgürlük mü, güvenlik mi? Bu evrensel bir soru. İnsan kendisini güçlü hissettiğinde özgür olmak ister. Kendini hep güçlü hisseden insanlara bakın; öz güvenle yürürler, etraflarına çok bakmazlar, selam verirken bile isteksizdirler. Ancak herhangi bir nedenden dolayı çaresiz kaldığımızda birden o yüksek dağlardan aşağı inip hemen tutunacak bir dal ararız; Ben demekten vazgeçip Biz demeye başlarız. Çünkü hayatta kalmaya programlı varlıklarız. Dolayısıyla başkasına ihtiyacımız olmadığını düşündüğümüzde adeta şalteri kapatıyoruz. İşin en tehlikeli yanı ne, biliyor musunuz? Kendimizi güçlü hissettiğimizde beynimiz empatiye kapalı hale geliyor. Empatiyi kapatmak ise başkasının acısını hissetmemek anlamına geliyor. Dünya yansa umurumuzda olmuyor; merkezde sadece kendimiz yer alıyoruz. ♦ Pandemi dönemi yalnızlık konusunda insanlara nasıl bir etkide bulundu?Pandemi döneminde epeyce araştırma yaptım; o dönemki görevim dolayısıyla bütün süreçleri yakından takip ettim. Evet, dünyada büyük bir yalnızlık ve ciddi sıkıntılar yaşandı. Tabii ki herkes aynı ölçüde etkilenmedi. Ekonomik koşulları iyi olanlar başlangıçta durumdan memnundu. Pandeminin ikinci haftasında kadınlarla internet üzerinden gerçekleştirdiğim ilk araştırmada 5.500 kişilik bir anket uyguladım. Herkes evde olduğu için katılım çok hızlı sağlandı ve hayatımın en hızlı, en güvenilir verisini topladım. Üstelik 150 soru gibi uzun bir anket olmasına rağmen vakit bol olduğu için insanlar büyük bir destek verdi.İnsanlar ilk etapta bütün aile bir arada zaman geçirdiği için mutlu oldu. Ne var ki ilerleyen süreçte kadınların iş yükü çok arttı ve ciddi bir yorgunluk başladı. Özellikle tek ebeveynli ailelerde büyük sıkıntılar yaşandığını gördük. Dışa dönük insanlar çok bunaldı. Çünkü onlar dışarıya çıkıp etkileşim kurduklarında kendilerini iyi hisseden bireylerdir ve bu bağlar kopunca zorlandılar. Keza geçim derdi olanlar için de süreç çok ağırdı. O döneme dair çok acı hikâyeler vardı; örneğin birikimi olmayan müzisyenlerin büyük bir bölümü derin bir geçim sıkıntısına düştü.Dolayısıyla yoksulluk ile yalnızlık arasında doğrudan bir ilişki var. İnsanlar kendilerini güçsüz ve çaresiz hissettiklerinde başkalarına daha fazla ihtiyaç duyarlar. Güçlü ve varlıklı insanların etrafında pervaneler gibi dönen bir çevre varken, güçsüz insanların yanında pek kimse olmaz. Bu nedenle yoksullarda yalnızlığın acısı çok daha derin hissedilir. ♦ Verimliliği nasıl etkiledi?İş yeri, aynı zamanda önemli bir sosyal etkileşim alanıdır. Eğer sıkıntılı bir çalışma ortamında değilseniz ve işe gidiş dönüş için yollarda saatler harcamıyorsanız, ofis hayatı sosyalleşmek için harika bir fırsat sunar. Evle iş arasındaki mesafesi uzun olan çalışanlar içinse son dönemde hibrit çalışma modeli hayatımıza girdi ve bu modelin verimliliği artırdığını açıkça görüyoruz.Elbette uzaktan çalışma süreci herkesi aynı şekilde, homojen olarak etkilemiyor; kişilerin evdeki koşulları bu noktada çok belirleyici oluyor. Örneğin, evde sürekli ilgi bekleyen küçük bir çocuğunuz varsa veya çalışabileceğiniz sessiz bir alan, yeterli donanım gibi imkanlarınız sınırlıysa verimliliğiniz kaçınılmaz olarak düşebiliyor. Tam aksine, kendinize ait rahat bir çalışma odanız varsa ve tüm ihtiyaçlarınız karşılanıyorsa performansınız çok daha farklı oluyor. ♦ Evden çalışma yalnızlığa neden olur mu?Elimizde, uzaktan çalışanlarda yalnızlık hissinin arttığına dair veriler bulunuyor. Bu durum herkesi aynı şekilde etkilemese de bazı insanlar üzerinde belirgin şekilde olumsuz bir etki yaratıyor. Kişiden kişiye değişen farklı yansımaları olsa da genel ortalamaya baktığımızda, uzaktan çalışmanın yalnızlıkta bir artışa yol açtığını söyleyebiliriz.Ancak şunu da unutmamak gerekir; evden çalışan herkes toplumdan tamamen kopmuyor. Belki ofisteki gibi bir iş arkadaşı ortamları olmuyor ama alt kattaki kafeye inerek sosyalleşebiliyor veya mahalle hayatı içinde, örneğin cami ya da kilise gibi ibadet mekanlarında çevreleriyle iletişim kurabiliyorlar. İnsanlar, kendi yaşam tarzlarına bağlı olarak sosyalleşme ihtiyaçlarını farklı yollarla karşılamayı bir şekilde başarıyorlar. Zira insanın tamamen kendi içine kapanıp izole olması, doğası gereği son derece tüketici bir durumdur. ♦ Gençleri yalnızlığa iten ana unsurlar nelerdir?Günümüzde beklentiler çok arttı. Bir beklenti ne kadar yüksekse, karşılanmama ihtimali de maalesef o kadar artıyor. Yalnızlığın temelinde yatan hislerden birinin beklentilerin karşılanmaması olduğunu söylemiştik; dolayısıyla insanlardan çok yüksek beklentileriniz olduğunda ve bunlar gerçekleşmediğinde kendinizi mutsuz hissediyorsunuz. ♦ İnsanları daha mı az önemsemeye başladık? Ya da önemsediğimizi daha mı az dile getirmeye başladık?Şöyle ifade edeyim; içinde bulunduğumuz kapitalist sistem tamamen rekabet kültürüne dayanıyor. Bu sistem adeta İnsan insanın kurdudur anlayışı üzerine kurulu ve işleyişi, bir anlamda başkasının elenmesine bağlı. Yukarıya doğru çıktıkça piramit daralıyor ve kaynaklar azalıyor. O piramidin üst basamaklarına çıkabilmek için yanınızdaki birçok kişiyi ekarte etmeniz gerekiyor. Hal böyle olunca karşınızdakini bir dost değil, rakip olarak görüyorsunuz; içinizi açamıyor, güvenemiyor, yakınlık kuramıyor ve sürekli kendinizi dışarıya kapatıyorsunuz.Bu acımasız rekabet ve birbirini tüketme kültürü, yalnızlık duygusunu körükleyen, insanları çok büyük bir strese ve mutsuzluğa sürükleyen temel bir faktör. Zaten yalnızlık ve mutsuzluk birbiriyle tamamen iç içe geçmiş kavramlar. Dahası, yalnızlık ciddi bir sağlık riski de barındırıyor. Araştırmalar gösteriyor ki yalnız insanlar hastalıklara karşı daha dirençsiz oluyor, bağışıklık sistemleri daha zayıf düşüyor ve maalesef daha erken hayatlarını kaybediyorlar.Tabii yalnızlığın toplumumuzda farklı boyutları var. Örneğin, Türkiye deki yalnızların üçte birinden fazlasını yaşlılar, özellikle de eşlerini kaybetmiş kadınlar oluşturuyor. Kadınlar erkeklere kıyasla ortalama 5-6 yıl daha fazla yaşıyor; erkeklerde ortalama yaşam süresi 75-76 iken kadınlarda bu rakam 80 in üzerine çıkıyor. Ancak daha uzun olan bu ömür, çoğu zaman sağlık sorunlarıyla birlikte geçiyor. Dolayısıyla Türkiye nin önünde çok ciddi bir Yaşlı yalnızlığı sorunu duruyor.Bunun yanı sıra bir de Genç yalnızlığı sorunumuz var ki, bunu yoksulluktan ayrı düşünmemiz imkânsız. Genellikle dünyada bireyci kültürlerde yalnızlığın daha yüksek olduğu varsayılır; ancak araştırmalar yoksul ülkelerde yalnızlığın çok daha yaygın olduğunu gösteriyor. Türkiye de de yalnızlık oranları hiç azımsanacak gibi değil; yapılan bazı araştırmalara göre toplumda yalnızlık çekenlerin oranı yüzde 30 civarında seyrediyor. ♦ Bu konuda da birçok araştırma yaptınız. Sosyal medya bağımlılığı yalnızlığın oluşmasında baş sorumlu mudur? Şüpheli midir?Yaptığım araştırmalarda net olarak şunu gördüm; sosyal medya kullanım süresi uzadıkça, kişilerin yalnızlık ölçeğinde verdikleri puanlar da yükseliyor. Bir başka deyişle, ekranda geçirilen zaman arttıkça insanlar kendilerini çok daha yalnız hissediyor. İki durum arasında açık bir pozitif korelasyon var. Ancak yalnızlık ile sosyal medya kullanımı arasındaki bu güçlü ilişkiyi doğrudan bir neden-sonuç bağı olarak yorumlamak bilimsel açıdan doğru olmaz. Ortada inkar edilemez bir bağ var fakat belki de sosyal medya insanları yalnızlaştırmıyor, aksine halihazırda yalnızlık çeken insanlar sosyal medyayı çok daha yoğun bir şekilde kullanıyor. ♦ Hangisi, hangisini daha çok tetikliyor? Elimdeki verilerle hangisinin diğerini daha çok tetiklediğini kesin olarak söylemek zor. Ancak şunu net olarak görüyoruz: Yalnız insanlar sosyal medyada çok daha uzun süre vakit geçiriyor. Ünlü sosyolog Zygmunt Bauman, sosyal medya kullanımını deniz suyu içmeye benzetir; tuzlu suyu içtikçe susuzluğunuz daha da artar. Siz yalnızlığınızı hafifletmek umuduyla bu ağlara girersiniz ancak orada başkalarının Vitrinleriyle karşılaşırsınız. Sosyal medyada insanların gerçek benliklerini değil, idealize edilmiş hallerini görürüz. Biz evimizde pijamalarımızla otururken, ekranda sürekli en şık kıyafetler içindeki insanlara bakarız ve onların hep o mükemmel hayatı yaşadığını sanırız. Örneğin, gençler yılda sadece beş günlük bir tatile gidiyor ama oradan çektikleri fotoğrafları beş-altı ay, hatta bir yıl boyunca paylaşıyorlar. Dışarıdan bakan biri de o kişinin sürekli tatilde ya da yurt dışında yaşadığını zannediyor. Sonra da o kişi—ki bunun için genç olması da gerekmez—kendi kendine Benimki de hayat mı? demeye başlıyor. İşte bu bitmek bilmeyen mukayese hali insanı mutsuzluğa sürüklüyor. Garantili mutsuz olmanın çok bilinen bir formülü vardır: Kendinizi başkalarıyla kıyaslamak. İş yerinizdeki insanlarla veya çevrenizdekilerle kendinizi kıyaslarsanız, birileri mutlaka sizi geçecektir ve sonuç kesinlikle mutsuzluktur. Sosyal medya; Kim ne kadar beğeni aldı? , Nereye gitti? , Ne yaptı? gibi sorularla insanları sürekli birbiriyle kıyaslamaya iterek bu duyguyu inanılmaz boyutlarda güçlendiriyor. Nitekim yapılan bazı araştırmalarda, sosyal medya kullanımı günde yarım saatle sınırlandırıldığında insanların mutluluklarının arttığı ve yalnızlık hislerinin azaldığı görülüyor. Ancak tüm bunlardan Sosyal medya tamamen kötüdür sonucunu çıkarmak doğru olmaz. Her şey onu nasıl kullandığınıza bağlı. Örneğin, dışarı çıkamayan veya tekerlekli sandalyeye bağlı biri için sosyal medya, dünyaya açılan harika bir penceredir. Mesleki açıdan da sunduğu imkânlar muazzam; ben kendi alanımdaki otoriteleri anlık olarak takip edebiliyorum. Biri bir şey paylaştığı anda telefonuma düşüyor. Bu bir gazeteci ya da bir öğretim üyesi için inanılmaz bir fırsat. Kısacası, isterseniz sosyal medyada saatlerce sadece Beğeni tuşuna basarak vakit öldürebilirsiniz; isterseniz de en güncel bilgilere ulaşmak, dünyayı takip etmek, hatta kendi uygulamalarınızı geliştirmek için kullanabilirsiniz. Dolayısıyla sosyal medyanın sizi nasıl etkileyeceği tamamen onu nasıl kullandığınıza; bu da sizin bireysel kapasitenize ve toplumun sizi ne yöne kanalize ettiğine bağlıdır. ♦ Kapitalist düzen böyle devam ederse, hep bu şekilde mi yaşayacağız, insan insanın kurdu olmaya devam mı edecek? Yoksa bir noktaya gelip Bu hayat çekilmez diyerek başka bir yöntem mi arayacağız? Şunu açıkça söyleyeyim; muhtemelen böyle devam edecek. Çünkü sistem oraya doğru evriliyor. Benim söylediklerimin akıntıya kürek çekmek olduğunun farkındayım. Toplumda benim gibi düşünen insanların var olduğunu bilsem de sistem kitleleri bu acımasız rekabet kültürüne doğru zorluyor. Ancak insanlara şu gerçeği anlatabilirsek bir şeyler değişebilir: Hem başarı hem de mutluluk için güçlü sosyal bağlara, güvenli ilişkilere ve dayanışmaya ihtiyacımız var. Başkalarını ötekileştirmeden kendi aramızdaki bağları güçlendirmek, hem toplumsal huzura hem de bireysel mutluluğumuza ve başarımıza katkı sağlar. Bunun farkına varıp gereğini yapanlar, yalnızlıkla çok daha kolay başa çıkabilir ve daha mutlu bir hayat sürebilirler. Bu gerçeği göremeyenler ise bugünkü sıkıntıları daha da büyüterek yaşamaya mahkûm olurlar. ♦ Aidiyet ihtiyacı ne zaman şiddetle gündeme gelir? Her şeyin hızla değiştiği; belirsizliğin, riskin ve endişenin arttığı kaygan zeminlerde. İnsan böyle dönemlerde bir yere sıkıca tutunmak ister; işte aidiyet o tutunma çabasıdır. Ancak içinde bulunduğumuz post-endüstriyel dünyada bu tutunmalar artık çok daha akışkan. Sabit kimlikler kalmadı, her şey her an değişebiliyor. Sosyolog Zygmunt Bauman ın kavramlarıyla ifade edecek olursak; akışkan, değişken, çoklu ve ne yazık ki çok daha yüzeysel aidiyetler bu yeni dünyanın genel karakteristiği haline geldi. Adeta ihtiyaca göre Kiralanan , günübirlik ve geçici aidiyetler yaşıyoruz. ♦ Yurt dışında uzunca bir süre yaşamış biri olarak yalnızlık konusunda başka ülkelerde durum nedir?Avustralya, İngiltere ve ABD çizgisine baktığınızda bambaşka bir Anglo-Sakson kültürü görüyorsunuz. İtalya dan baktığınızda daha çok Kıta Avrupası kültürünün yansımalarıyla karşılaşıyorsunuz. Bu arada Azerbaycan, Kırgızistan ve Kazakistan da da hocalık yaptım; oradan baktığınızda ise Türk dünyasının kendine has o apayrı dokusunu hissediyorsunuz. Bir süre Endonezya da, Bali de ve son olarak da Maldivler de çalıştım. Haliyle, bulunduğunuz coğrafyaya göre gördüğünüz tablo da tamamen değişiyor. Zaten hiçbir ülke kendi içinde bile tam anlamıyla homojen değil. Ancak şunu net olarak söyleyebilirim: Anglo-Sakson dünyasının o ultra bireyciliğini ve bu aşırı bireyselleşmenin getirdiği derin yalnızlığı Orta Asya da veya Türk kültüründe göremiyorsunuz. ♦ 10 yıl önce İngiltere de Yalnızlık Bakanlığı kuralım dediler. Anlaşılan o ki yalnızlık devlet eliyle çözülmesi gereken bir sorun haline gelmiş. Devlet eliyle çözülebilir mi?İngiltere, yalnızlık konusunu Gençlik Bakanlığı nın bünyesine dâhil etti. Bizde de Aile Bakanlığı bu konuyla belli ölçüde ilgileniyor. Bunu yapmalarının temel bir sebebi var. Konuşmamın önceki bölümlerinde de değindiğim gibi; yalnızlık arttığında insanın bağışıklık sistemi zayıflıyor, hastalıklara çok daha açık hale geliyorsunuz. Bu durum, devlet açısından sağlık ve sosyal yardım harcamalarının, yani maliyetlerin ciddi oranda artması demek. Dolayısıyla devlet, aslında kendi maliyetini minimize etmeye çalışıyor. ♦ Yapay zekâyla sohbet etme kültürünün insanları yalnızlığa itip - itmediği konusunda da görüşlerinizi aktarmak ister misiniz? ChatGPT ya da Claude gibi üretken yapay zekâ araçlarının insanları yalnızlaştırıp yalnızlaştırmayacağı, büyük ölçüde nasıl kullanıldıklarına bağlı. Eğer bu araçlar gerçek hayattaki ilişkilerin yerine geçiriliyor, arkadaşlıkların, aile bağlarının ya da yüz yüze temasın ikamesi hâline geliyorsa yalnızlığı artırma riski doğar. Burada kullanım süresi ve kullanım biçimi belirleyici. Özellikle kişi zamanla yapay zekâyla konuşmadan rahatlayamaz, insanlarla ilişki kurmak yerine sürekli ona yönelir ya da gerçek ilişkilerin belirsizliğinden kaçmak için yalnızca yapay zekâ sohbetini tercih ederse, bu durum uzun vadede bağımlılığa benzeyen bir ilişki biçimine dönüşebilir. Böyle bir kullanım, yalnızlığı hafifletmekten çok derinleştirebilir ama mesele bütünüyle olumsuz değil. Ölçülü kullanım bazı insanlar için işe yarayabilir. Doğru sorular sormak, düşünceleri toparlamak, bir konuda dertleşmek, yazmak ya da kısa süreli destek almak kişiye iyi gelebilir. Yapay zekâyla sohbet, insan ilişkilerinin yerine geçmediği sürece, özellikle geçici yalnızlık anlarında rahatlatıcı bir araç olabilir. Asıl belirleyici olan, kişinin özellikleri ve kullanım tarzıdır. Sosyal çevresi dar olan, yalnızlık yaşayan, depresif hisseden ya da ilişki kurmakta zorlanan kişiler yapay zekâ sohbetine daha yoğun bağlanabilir. Bu nedenle aynı teknoloji bir kişi için yararlı bir destek iken, başka biri için geri çekilmeyi artıran bir alışkanlığa dönüşebilir. Bir de sosyal medya boyutu var. Facebook, Instagram ve TikTok gibi platformlar zaten kullanıcıyı ekranda daha uzun tutmak için yapay zekâ destekli öneri algoritmaları kullanıyor. Bu sistemler bazen dikkat çekme, tekrar kullanım ve bağlılık üretme mantığıyla tasarlanabiliyor. Eğer gelecekte yapay zekâ modelleri de kullanıcıyı sürekli konuşmaya teşvik edecek, duygusal bağ kurmasını amaçlayacak ve ekranda tutmayı önceleyecek biçimde eğitilirse, yalnızlaştırıcı etkileri daha da artabilir. Kısacası sorun yapay zekânın varlığı değil. Sorun, onun insan ilişkilerine destek olan bir araç mı, yoksa onların yerini alan bağımlılık yaratıcı bir ilişki mi hâline geldiğidir.

İlgili Haberler

Yorumlar (0)

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!

Yorum Yap

... + ... = ?

Bunlari da Okuyun